Bir savaş başladığında ilk kaybolan yalnızca insanlar ve binalar olmuyor; toplumların hafızası da hedef haline geliyor. Ukrayna'dan Gazze'ye, Irak'tan Sudan'a kadar dünyanın farklı bölgelerinde müzeler, camiler, kiliseler, kütüphaneler, antik kentler ve tarihi yapılar çatışmaların gölgesinde yok oluyor. Oysa kültürel miras, yalnızca taş, duvar ya da eski eserlerden ibaret değil. Bir toplumun geçmişini, kimliğini ve ortak hafızasını taşıyor. UNESCO'nun verileri de silahlı çatışmaların kültürel miras üzerindeki etkisinin sistematik biçimde belgelenmeye devam ettiğini gösteriyor.
Aslında bu mirası korumak için uluslararası hukukta önemli kurallar var. 1954 Lahey Sözleşmesi, savaş sırasında kültürel varlıkların korunmasını devletlerin yükümlülüğü haline getirirken, 1999 İkinci Protokol özellikle büyük önem taşıyan kültürel varlıklar için "geliştirilmiş koruma" mekanizması ve ciddi ihlaller açısından cezai sorumluluk öngörüyor. Yani sorun, dünyada hiç kural olmaması değil. Asıl sorun, bu kuralların savaşın ortasında ne kadar uygulanabildiği ve ihlalden sorumlu kişilerin gerçekten yargı önüne çıkarılıp çıkarılamadığı.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Mali'deki Timbuktu vakası. Uluslararası Ceza Mahkemesi, 2016 yılında Ahmed el-Faki el-Mehdi'yi, Timbuktu'daki dini ve tarihi yapılara yönelik saldırıları yönlendirmekten savaş suçundan mahkûm etti ve dokuz yıl hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme daha sonra yıkımın mağdurları için tazminat kararı da verdi. Bu dava, kültürel mirasın bilinçli olarak yok edilmesinin uluslararası ceza hukuku kapsamında gerçekten cezalandırılabileceğini gösterdi. Ancak aynı zamanda, bu tür davaların ne kadar istisnai olduğunu da ortaya koydu.
Peki neden daha fazla kişi hesap vermiyor? Çünkü kültürel mirasın yok edilmesinde failin kim olduğunu ortaya koymak çoğu zaman yeterli olmuyor. Saldırının kasıtlı olup olmadığı, yapının askeri amaçla kullanılıp kullanılmadığı, saldırı emrinin kim tarafından verildiği ve komutanların hangi bilgileri bildiği gibi ayrıntıların hukuken kanıtlanması gerekiyor. Üstelik uluslararası ceza hukukunun uygulanması; devletlerin işbirliğine, delillerin toplanmasına ve siyasi iradeye de bağlı. Bu nedenle savaş devam ederken bir tarihi yapının yıkılması ile yıllar sonra belirli bir kişinin mahkûm edilmesi arasında çok büyük bir hukuki mesafe bulunuyor.
Belki de asıl mesele şu: Bir toplumun geçmişini yok etmek, geleceğini de değiştirebilir. Musul'daki kütüphanelerin yakılması, Timbuktu'daki türbelerin yıkılması ya da Ukrayna'daki tarihi yapıların zarar görmesi yalnızca fiziksel bir kayıp değil; gelecek kuşakların kendi geçmişleriyle kuracağı bağın da kopması anlamına geliyor. Bu nedenle kültürel mirasın korunması savaşın "ikincil" konusu olarak görülmemeli. Çünkü bir binayı yeniden inşa etmek mümkün olabilir; ancak yok edilen bir el yazmasını, kaybolan bir eseri veya yüzyıllar boyunca oluşmuş bir kültürel hafızayı aynı biçimde geri getirmek mümkün değil.
Kaynakça
- UNESCO, 1954 Hague Convention for the Protection of Cultural Property in the Event of Armed Conflict. UNESCO
- UNESCO, 1999 Second Protocol to the Hague Convention.
- UNESCO, Enhanced Protection of Cultural Property.
- UNESCO, Impact – Damaged Cultural Sites in Ukraine.
- International Criminal Court (ICC), Al Mahdi Case / Timbuktu.